Perşembe, Şubat 09, 2017

GUVENI YOKETMEK CINAYETTIR



Guven duygusunu neredeyse yitirmis olan birine, geride kalmis guven kirintilarini da yok etmek bur cinayettir. Guveni kirmak, yok etmek cinayetten farksizdir. Guven insanlarin arasindaki iletisimin en temel araclarindandir.  Kirilmis bir bardagi vitrine koymanin bir mantigi var midir?
Yine yanildim arkadaslar, yine; guvensizligin ucurumunda buldum kendimi.. Guven bir iliskide herseyken,  benim iliskilerimde her zaman bir hic olarak kaldi. Bir iliski guven uzerine kurulur.  O binayi kuramiyorum. . Ne yapsam ne etsem kuramiyorum. .
Iliskimizin 1. Ayinda bugun 3. Kez guvenim kirildi. . Boxerli bir adamin fotograflarini begenmek sevgilime birsey kazandirmayacak fakat benim icimde kalan guven kirintilarina bir kez ufurecekti.. Peki eline ne gecti ki? Ustelik sakasina telefonunu karistirayim dememin ardina panikle telefonu elimden aldigi vakasindan sonra?
Neden bir turlu iliski kuramiyorum? Ben 1 kez asik oldum ve 2 kez de sevdim.. Ve sonuc mu? Her zaman ki gibi hayal kirikligi.. Ne bir ozur, ne bir aciklama ne de bir gonul alma..
Gecmis iliskimde cok kotu deneyimler gecirdim. . Aldatilmalar, salak yerine konulmalar, alay edilmeler. . Anlayacaginiz guvenin kirintilari kalmisken,  suan ki sevgilim acimadan o kirintilara ufuruyor..
Guven duygusu olmayan bir insan hictir. Yasamakla yasamamak arasinda ki o Ince cizgidedir. Deger mi o son kirintilari benden almaya?  Bana kiymaya deger mi?
Eger aklin cinsellikteyse,  3 yil sonra son kez iliskiye karar vermis bana neden kiydin? 
Tanrim kotu kullarini sen affetsen ben affetmem demis; Bergen.
Hayatimda kendime ornek aldigim insandir Bergen abla.. Katiline asik olmak demek Bergen demekti. . Tum o guvensizliklere,  cefaya , yalan,  dolana,  insanlara ve insana ragmen.. En sonda sonu da asik oldugu, ugruna hayatini feda ettigi kisiden geldi..
Aramizda pek bir fark yok.. O zorluklari pavyon- sevgili- aile ekseninde cekti, bense tore-aile-sevgili arasinda.. Ve tipki bergen gibi bana da kiymak istiyor; zerre olan guvenimi alarak..
Kiyma bana cocuk.. Kiyma. .

Not: Yazi telefonda yazildigindan imla ve yanlis yazimlar icin ozur dilerim.


Kirmizibasliklicocuk 
9 Subat Persembe 22:31

Pazartesi, Ocak 23, 2017

MADAM JANSET & MADAM DELBİ


MADAM JANSET & MADAM DELBİ 

NOT: Yazıda kelimeleri renklendiriyorum, sebebi ise, renkleri çok seviyorum..! Kusuruma bakmayın! 
NOT2: Yazıyı okurken Viens dans ma vie - ıslıklı versiyonu dinlemeniz şiddetle tavsiye edilir!

Eylül'e 15 kala ,
 İç huzursuzluk ve bunalımla debeleşen ben!
Öylesine buhranlı günler ki, ne içtiğim su ne de yediğim yemek boğazımdan geçiyor.. 
Limanın kenarına oturmuşum, bir yandan yıldızları seyrediyor bir yandan da denizdeki tuz'un kokusunu içime çekiyor, öteki taraftan da aklımdan yüzlerce şeyler geçiyor..
Yazın sonlarıydı, 15 Ağustos olmasına rağmen sıcak hava tenimi okşamaktan geri kalmadığı gibi  bunu fırsat bilen bendeniz'i o depresif ruh haliyle bir taşa bağımlı kıldığı bir gün..

Çantama bir kadeh ve bir şişe şarap koymuştum. Ardından şarabı usulca kadehe boşalttım.. Kulaklıkta Bill Barber'in seslendirdiği Petite Fleur çalarken, bir yandan küçük teknelerin hafifçe sallanışını izliyor, diğer yandan dalganın sesini dinliyor; ne yapmam gerektiğine, bu umutsuzluktan, kederden, bunalımdan, bu cehennemden nasıl çıkacağıma dair düşünüyordum.
 Tanrım! Sanırım 6-7 saat kadar kadar oturdum.. Şarkıysa hiç değişmemiş... Aniden bir güvercine dalıverdim.. Neydi ki onu bu kadar sakin kılan; teknenin bayrak direğinin üzerinde?
Uzunca bir süre izledikten sonra uçuverdi.. Görebildiğimce uçuşunu izledim.. 
Ardından kafamın üzerinde bir ampül beliriverdi. Sanırım hayatımdaki ilk çılgınlığım olmayacaktı fakat sabahın 3'ünde aklıma gelen ilk çılgınlık olacaktı..

Hemen telefonu elime aldım ve Skycanner'a girdim. Önüme Türkiye heryöne sekmesini açtım ve gözümü kapattım. Parmağımla bir yeri gösterdim ve gözümü açtım; Hatay!
Bir an önce bileti aldım! Hemde ertesi gün saat 11'e!  
Tanrım biliyorum bu fazla çılgınlıktı ama bana bir ipucu göndermen için o kadar dua ettim ki! Beni umursamadın Tanrım, aşk olsun!
Yanıma sadece 2 kot pantolon, 2 t-shirt, 2 iç çamaşırı ve gerekli belgeler ile bazı şeyler aldım. Para mı? Yanlış hatırlamıyorsam 200 ya da 300 TL idi.  Paraya ne gerek vardı? Sokak bizim!
Uçağa bindim.. Heyecan dorukta.. Daha önce hiç Hatay'a gitmemiştim ve bu benim için ilk olacaktı! Bir süre uyur gibi olduktan sonra, pilot uyardı! ''Hatay'a hoş geldiniz!''






Ardından, havaalanından çıktım. Ne yapmam gerektiğine dair hiçbir bilgimin olmadığı bir an! Birine soru sormaya dahi çekiniyorken, bir amca tipimden orayı bilmediğim anlaşılacak ki,
 -''Neden bakınıyorsun sağa sola çocuk! Yolunu mu kaybettin?'' diye bir soru yöneltti. Bense tedirgin bir hal ile arkama yavaşça dönüp, neredeyse çocuk gibi ağzım düğümlenerek cevap verdim.

-''Eevet, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum''




Ardından beni Havaş denilen bir servise bindirdi. Ve İlk durağım olan Iskenderun yolculuğum başlamış oldu.  Kulaklığı takmışım, bu sefer listemde Ajda Pekkan - Viens dans ma vie çalıyor..
Başıma ne geleceğinden habersiz, ne olacağını ihtimallere bırakmış bir halde, özgürlüğüne kavuşmuş bir serçe gibi camdan dışarıyı izliyorum. Görende sanır ki 50 yıl hapis yatmış da, neler değişti, neler oldu, neler bittiğine bakıyorum sanır!
Nihayet yolculuk bitti! 

Merhaba Iskenderun! Havaş beni, AVM idi sanırım lakin ismini hatırlamıyorum, orada indirdi. Hemen telefonumu elime aldım. Kalacağım pansiyonu GPS'ten bulacaktım. Saat neredeyse akşam oluyordu. Güneş batmış, insanlar yollardan bir anda kaybolmuştu! 
Yürümeye başlayalı belki de 1 saatten fazla olmuştu. Çantama doldurduğum şaraplar yüzünden bir kaplumbağadan farkım yoktu! 
Ardından, karşımda Azrail beliriverdi! Sabahtan beri müzik dinlediğimden dolayı, şarjım %5 kalmış! O an çıldırmak üzereydim. Bir yandan korku bir yandan panik elim ayağıma dolandı. Başıma birşey gelse, buraya geldiğimden ne ailemin ne de tek bir arkadaşımın haberi vardı. Yapayalnızdım. Ve en sonda telefonun şarjı bitti. Telefon kapanmadan haritayı büyüttüm ve en azından ne tarafa doğru yürümem gerektiğini öğrendim. Ve sanırım limana kadar, her sokaktan tur ata ata yürüdüm. Yorgunluk bir yandan, panik bir yandan pansiyonun adını arıyorum tabelalarda.. Fakat hiç bir yerde bulamıyorum. 
İşin garibi ise, sokakta 1 tane insan yok! Yarım saat daha yürüdükten sonra, en sonda birinin kapısını çalmayı dahi düşündüm. Bir kişi olmaz mı koca şehirde soru soracak! Biraz daha yürüdükten sonra, yorgunluk ve moral bozukluğundan olsa gerek, bir kapının önüne oturdum ve sinirden ağlamaya başladım. Yorgunluk ve çaresizlik çok kötü bir şeymiş!

Not: Fotoğrafı, kendilerinden izin almadığımdan dolayı mozaikleştirdim.

Ardından arkamdan birisi kapıyı açmış, elini omzuma attı. Bense, o korku ve panikle havaya sıçradım. 
Karşımda 70'li yaşlarda bir nine bana dönerek:

Nine: -''Sen de kimsin? Ne arıyorsun burada?''

Ben:  - '' Şey.. Ben.. Pansiyonumu bulamıyorum. Telefonumun şarjı bitti, orayı da arayamıyorum.''
Nine:  -'' Adı neymiş oranın, de hele''
Ben:  -'' ..''
Nine:  -''Hiç duymadım...''
Ben: -''Şey.. En azından bir şarj'a taksam telefonumu? O zaman ben bulabilirim sanırım''
Nine: - Burada kapının altına inerek karşı apartmana doğru Arapça  bir şeyler söyledi bağırarak..

Bense şaşırmış bir şekilde izlemeye koyuldum. Acaba başıma ne gelecek? Şimdi işim bitti! gibi şeyler aklımdan geçmiyor değil tabi.
Ardından bir genç kadın indi. (Aşağıda fotoğrafta, fotoğrafın sol kısmında eteği görünüyor. Onu oradan kesmek zorunda kaldım çünkü, fotoğraf çektirirken bile tereddütlüydü. Koymak istemedim.)
Ve ardından 5 dakika sonra şarj aleti gelmişti. Telefonu şarja taktım ve bana dönerek:

Nine: -'' Aç mısın evladım''
Bense, kurt gibi açım, bıraksan seni bile yerim nine! Ne diyosun sen ya! demek istesem de:

Ben: -''Biraz açım, idare ederim ben teşekkür ederim'' demekle yetinsemde, o nuryüzlü nine bir ıslık çalarak bütün mahalleyi inletti.
Bir yandan kadınlar gelirken, diğer yandan mahalledeki yaşıtlarımdan 1-2 kişi gelmeye başladı. Ne olduğuna anlam verememiştim. Gecenin 12'sinde neydi bu olanlar?
Ev ara sokakta, eski türde binaların, çıkmaz sokağın solunda idi. Evin kapısından merdivenlere doğru çiçekleri süzülen, eski tip demirden parmaklıklarla çevrili bir evdi.
Birde sokağın ortasında soba benzeri bir şey indirdiler. Ve aradan 15-20 dakika geçti, olanları ancak anlayabildim! (Arapça konuştukları için hiç anlayamamıştım)
Bu kadar insan bana börek, çörek yapmak için gecenin 12'sinde toplandılar!
Tanrım! Kendimi o kadar şanslı ve değişik hissettim ki, bir insan bu duyguları hayatında kaç kez yaşar?
Yaşlı teyze hristiyan bir Arap idi. Adı Janset'miş. Diğer teyze ise, sanıyorum ki Arap ve Yunan kökenli hristiyan Delbi idi. Çok şaşırmıştım. Çünkü orada o an, Hristiyan Arap madam Janset & Delbi varken aynı zamanda bana şarj'ı getiren, Suriyedeki savaştan kaçıp gelmiş müslüman Arap Faddima ve kizi İbtissima vardı. Bu tablo beni çok etkilemişti. 

Neyse ki, teşekkür ederek oradan ayrılmak zorunda kaldım. Pansiyonumu zar zor da olsa buldum.



 Ve sabah oldu. Yanlış hatırlamıyorsam limana doğru giden yola idi, bir kilise vardı. Kilisenin kapısına yaşlı bir amca bastonuyla vuruyor, küfürler ve tehditler savuruyordu. Anlam verememiştim ama bu hiç hoşuma gitmemişti.

Ben: ''Amca! Neden küfredip bağırıyorsun? Hiç utanman yok mu?''
Amca: ''De siktir git buradan!'' diye de terslemekten geri kalmadı. Yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra uzaklaştırdım oradan. Ardından Kilisenin siyah demir kapısı açıldı. Arkadan bir papaz amca gel diye işaret yaptı. Bende yanında gittim. Neden burada olduğuma dair, ne yaptığım, nereden geldiğime dair konuştuk. Bana davranışımdan ötürü teşekkür etti. 
Daha sonra ben ona sorular sorarken tesadüfler zincirinin ilk halkasına da adım atmış oldum. Papaz efendi olan George, Janet ablanın eşi çıktı! 
Biraz konuştuktan sonra ayrıldık. 

NOT2: Mekan konusunda yanılmış olabilirim, üzerinden epeyi geçti.

Ardından sanıyorum Antakya'ya gittim. Burada şirin mi şirin bir bar buldum. Barın sahibi bir Süryani teyzeydi. İsmini ne yazık ki hatırlayamıyorum. Fotoğrafını çekmek aklıma bile gelmedi. Biraz tontiş, biraz ponçik, sarışın bir meleğe benziyordu. Sanıyorum ki, 70'inde vardı en az. Mekan pek müşteri olmaması beni çok şaşırtmıştı. Sebebi ise, mekanın çok güzel oluşu idi. Böylesine naif bir mekanda nasıl olur da hiç müşteri olmaz? Her yer rengarenge boyanmış kapıları tahtadan, masaları ege usulünde dizilmiş bir yer hayal edin. Arkadan da hafif müzikte 60&80 arası müzikler çalıyor.
Az sonra muhabbete giriştik. Bana Süryani şarabını denememi, denemeden buradan ayrılmamamı tavsiye etti. Ve kendi elleriyle bir şarap döküverdi kadehime. Tanrım! Bir şarap ancak bu kadar yakışıklı olabilirdi! Hayatımda tattığım en güzel şarap idi! Ardından kısa bir muhabbetin ardından, eşini sordum. Biraz mırıldandıktan sonra eşinin olmadığını söyledi. Tabi ki de hiç inanmadım! Bu kadar şeker bir kadının nasıl olur da eşi olmaz! Muhabbetin sonunda, çok hafiften olan Feminen tavırlarımdan olsa gerek kendinde cesaret buldu ve devam etti.

Teyze: -'' Şu mavi kapının oradaki resmi görüyor musun?''
Ben: -'' Evet, görüyorum'' (Resim, çok güzel bir kadının karakalem çalışmasıydı)
Teyze: - '' İşte.. işte.. öyle..''
Ben: -'' Nasıl yani anlamadım?''
Teyze: -'' İşte o benim eşimdi..''

Ay ben şok! Kadın, başka bir kadının eşiymiş! 

Ve konuşma devam etti.
Ben: -'' Anladım peki, nerede şuan da?''
Teyze: '' O gitti''
Ben: -'' Nasıl yani?' (İçimden, portresini karakalem ile çizip kapısına asan kadın nasıl terkedilir ya diye bağırıyorum)
Teyze: ''O uzun zaman önce vefat etti'' demesinden sonra gözlerim doldu.. -tabi ki şarabın etkisi bunda çok fazla, farketmeden 3. kadehe bile geçmişiz-

Araya bir soğukluk girdi.. O boş sokağın sokaklarında, bumbuz bir yel esiverdi.. Yüzündeki kırışıklıklarda kayboldum, ellerindeki yaşlılığın verdiği detaylarda benliğimi unuttum. Utancımdan, mahcubiyetimden masadaki örtünün desenlerini incelemeye başladım.. Bu kadın kim bilir kaç yıldır ölümünün arkasından yas tutuyor... 
Birlikte açmışlar o yeri.. Yıllar önce.. Müşterinin neden olmadığının anlaşılması uzun vaktimi almadı.. Çünkü orası bir bar değildi artık.. Bar zannedip girense bendim.. Çok uzun zaman önce kapatmış, sadece oradaki gençlerin uğrak yeri olmuş, gelen birkaç kişiye Şarap veriyormuş uzun zamandır.. Böylece geçimini sağlıyormuş..  Aslında dışarıdan bakılınca dahi bar olduğunu anlamak imkansız idi. Nedeni ise mekanın duvarlarının 2 metre yükseklikte olmasıydı. Ne bir tabela ne bir şey. Sokakta sormasam, oturabileceğim bir yer var mı diye, burayı bulmam imkansızdı.
Bir kaç saat daha muhabbet ettikten sonra ayrıldım oradan.. Ayrılırken içimde hem hüzün, hem duygusallık, hem mutluluk, hem sadakat duyguları uçuşuyordu..
Neydi sadakat?
Ölmesinden o kadar yıl geçmesine rağmen, yatağı ilk gün ki gibi bırakmak mı? Son dokunduğu bardağı yıllar geçse de yıkamamak mıydı? 
Yoksa son giydiği eşyaları koklamak mıydı? Yoksa o portrenin karşısında saatlerce oturup izlemek miydi? 
Sadakati, o gün kendi gözlerimle gördüm..
Mutluyum,
umutluyum..

İyi ki tanımışım sizleri güzel insanlar.. 
İyi ki, o güvercin bana harita oldu..
İyi ki,
iyi ki..






İyi günler dilerim!



Perşembe, Ocak 19, 2017

KENDI TOPUGUNA SIKMAK


Evet, dun kendi topuguma siktim. Nasil mi? Arkadasim beni bir LGBT grubuna 2 gun once  eklemis ve bunu sevgilim gordu. Aslinda hic kizmadi ve birsey soylemedi.

Lakin konusma tarzi o kadar incittiki beni, hayatimda iliskide hic hata yapmamis olan benim icin cok zor bir durumdu.

     Hayatimda ilk kez iliskide yanlis olan tarafta bulundum.  Ve moralim oyle bozuldu ki, sevgilimden ayrilmak istedim ve bunu ona soyleyemedim. Sadece bugun iyi olmadigimi konusmak istemedigimi soyledim.

       Bu verdigim tepkinin cok abarti oldugunu dusunebilirsiniz fakat oyle degil.
Bunun icin biraz detaya inmekte fayda var.
Ben bundan onceki 4 yillik iliskimde,  sevgilimi o ortamdan hep uzak tutmaya calistim. Bagirdim , cagirdim,  direndiysem de beceremedim. Ve onu hic affetmedim.

 O kadar yil cabaladim bu ortamdan uzak durmaya calisirken, Yeni iliskimde o ortamin tam icine dustum, ve sevgilimin o incitici konusmasina sahit oldum. Belki de onun yerine kendimi cezalandirdim.  Onun vermesi gereken tepkiyi ben kendime verdim. Yahut o kizginlik onun incitici konusma tarzina degilde kendime.. Ben kendi ayagima siktim. Bu sevgilime ilk gunden beri Facebook hesabini temizle,  instagramini temizle, gruplardan cik diye baski yaparken, uyarirken,  o uyarinin iliskinin 19. Gununde bana yapilmasi agrima gitti. Bu konuyu arkadaslarima anlattim onlar dahi kizdilar.  Cunku onlar icin bu basit olayin benim icin agir olacagini biliyorlar.
Uzgunum diyemeyecegim. Ben her zaman iliskimde guvenilir tarafken, bu sefer o guveni zerre de olsa kirmis oldum. Ve bu uzgunluk o guven yipranmasini tedavisi icin yeterli olmayacak.  Ozur dilense de , insanin aklinin bir kosesinde illaki bu olay gunun birinde canlaniverecektir.
Bir iliskide guven herseydir.  Kucucuk kusur koca guveni goturur; corbadaki sinek misali..
Kisacasi ben kendi topuguma siktim..

Not: Yazim , imla, karakter hatalari icin ozur dilerim. Telefondan ancak bu kadari elimden geldi.

Kirmizibasliklicocuk
19 Ocak 2017
16:12 

Salı, Ocak 17, 2017

KARANLIKTAKİ ÖZGÜRLÜK

Karanlıktaki Özgürlük.. 

Neden mi bu isim? Çünkü bir eşcinsel sadece karanlıkta özgürdür. Ancak karanlık, heteroseksüellerin ilişkiler üzerindeki tabularını, kalıplarının üstüne örtmeye işe yarar. Heteroseksüellerin düğünleri, nişanları, nikâhları,  balayları, kına geceleri, bir eşcinselin gözüne ve hatta tüm herkesin gözüne sokulur ve bir şey denmez de, bir eşcinsel çiftin birbirine sarılması toplumda derin yankılara yol açar. 

Kendi iradeleriyle, onsekiz yaşını geçmiş birbirini seven iki çiftin birbirine sarılması nedense ahlaksızlık, terbiyesizlik, günahkârlık adı altında büyük yankı uyandırır. İşte bizi örten, bu özgürlüğe ulaştıran yegâne şey, karanlık.
Karanlıkta, basmakalıplardan, o nefret içerikli bakışlardan kurtulma şansımız oluyor. Ne yazık ki, sevgi gibi kutsal bir şeyi karanlıkta göstermek zorunda kalıyoruz. Sevdiğimizle karşılıklı oturduğumuzda, gözlerinin içine yıllardır görmemişliğin hasretiyle bakıyor gibiyken sarılamamak, bir eşcinsel birey için en zor şeylerden sadece birisi. Bütün gün, toplumun baskısından, sözlerinden, hareketlerinden çekinerek sevdiğine dokunamamak..
Bu adil mi? Hayır! Hem de hiç adil değil. Sizler neredeyse gerdek geceniz'deki fotoğrafları çekip gözümüze sokacak kadar özgürsünüz ve biz sadece sarılmak istiyoruz ve bu ahlaksızlık oluyor..


Bir eşcinsel olarak sevdiğime sarılmak için, her günün karanlık olmasını diliyorum.. Karanlık olsun ki, o kötü bakışlardan, hakaretlerden, kötü sözlerden, tacizlerden, tehditlerden korunabilelim. 
Karşımızda el ele oturan heteroseksüel çiftlere karşı sadece suskun, birbirine kenetlenen iki çift göz.. Tanrım! Eğer oradaysan adaleti sağlamalısın. Yarattığın her eşcinsel kulun için adaleti sağlamalısın!
Umuyorum ki, bir gün dünya, insanların cinsel uzvunun nereye gireceğiyle değil de, o insanın topluma, kendine, çevreye olan yararıyla, verdiğiyle ilgilenir. 
Bir erkeğin penisinin kadına girmesi sonucu mu insanlar o kişiye saygı duyuyor? Yatak odası bizi neden bu kadar ilgilendiriyor? Ayşe teyzenin kocasıyla yatak odasında yaptığı iğrençliklerden neden bahsetmiyorsunuz? Ya da ayak fetişisti olan Fatma abladan? Doğru, genel kalıplarımız o penisin kime girdiğiyle alakalıydı değil mi? 

Umuyorum, ölmeden önce dünyanın diğer yüzünü görebilirim.. Kendi sevdiğime istediğim an, istediğim ortamda sarılabilir, koklayabilir, öpebilirim...



Kırmızıbaşlıklıçocuk
21 Aralık 2017
19:10


Pazartesi, Ocak 16, 2017

BEKLENTİ DAİMA YARALAR

BEKLENTİ DAİMA YARALAR

''Beklenti daima yaralar'' demiş Shakespeare ..
Nedir bu beklentiler?

Beklenti kavramı hayattan beklenti kavramı ile karıştırılmamalıdır, kişisel ilişkiler bazında bir zehir olan beklentiden söz etmekteyiz. İlişkilerde beklenti zehri daha sonra insanımsılara özgü tepkileri de doğurur; örneğin hayal kırıklığı, kırgınlık, burukluk hatta çocuk gibi küsme vs... Beklentinin büyüklüğü tepkinin de büyümesine sebep olur. İnsanımsı için 'Bu budur' durumu söz konusu olduğu için her koşulda belli dozda beklentisi vardır. Bu beklentilerin karşılanmaması sonucu kişi sızlanmaya başlar, kimileri alınır, kimileri küser, kimileri ise bayağılaşarak bir zaman değe verdiklerine kin besler.
Aslına bakarsanız ben ilişkilerimde her zaman beklenti içine girdim. Tabii ki istemeden. Beklentilerin yaralayacağını biliyordum, buna rağmen ister istemez beklentiye girdim. Ne kadar komiğiz değil mi? Bazen  atraksiyonlu bazense çocuk gibiyiz. Beklentimiz karşılanmadığında, beklediğiniz davranışlar karşı taraftan gelmediğinde çocuk gibi küseriz. Hemen ilişkiye olan güvenimiz, karşı tarafa olan umudumuz yeni açmaya çalışan bir fidanın rüzgâra dayanamaması gibi kırılıverir.Bir ilişkide beklentileriniz ne kadar çoksa, o ilişkinin yıkılma vaadesine o kadar çabuk yaklaşırsınız.

Yaşadığım ilişkilerde hep bir beklenti içine girdim ve sonu hüsran oldu.Çünkü beklediğim hiçbir şey ama hiçbir şey olmadı! Bırakın listeyi, o listeden 1 tanesi dahi yapılmadı. 
Bu yüzden size beklentisiz olun diyemem, demem. Ama o kontrolü kaybetmeyin diyebilirim. Aksi takdirde beklentilerinizi bir insana bağlayınca beklenmedik duygu ve değişimleri ve ani hayal kırıklıkları peşinizi bırakmayabilir Karşınızdakini ve sizi mutsuz etmeyecek bir hayat için beklentilerinizi azaltmalısınız..

Beklentisiz bir hayat dileğiyle..

Kırmızıbaşlıklıçocuk
16 Ocak 2017
23:21

AŞIK OLMAK BENLİĞE İHANET MİDİR?

AŞIK OLMAK BENLİĞE İHANET MİDİR?

İnsanoğlu, bencildir. Bencil'den kötü bir mana çıkartma amacında değilim. Bir atasözüyle özetlemek gerekirse ''Önce can, sonra canan..'' 

İnsanoğlu doğası gereği ilk önce kendini düşünür. İnsanoğlu, doğanın bir parçasıdır. Tıpkı aç bir aslanın ilk önce kendi karnını doyurup, ardından yavrularını beslemesi gibi.. İnsanlar doğanın bir parçası olduğundan, ilk önce kendi ihtiyaçlarını, kendini düşünürler.
Düşünün, bir apartmanda yangın çıksa kendinizi mi kurtarırsınız yoksa diğer komşularınızı mı? Tabii ki de doğamız gereği kendinizi.

Bu bizim doğamızda olan birşeydir. İnsanoğlu bunu kendisi, kültürle, çevreyle, toplumla yahut öğrenilme yoluyla öğrenmemiştir.

Peki doğanın bize vermiş olduğu bu dürtü, benlik dürtüsü'ne karşı aşkı nasıl açıklayabiliriz?
Aşık olmak insanın kendisine ihaneti midir? İnsan aşık olunca, üzülür, bunalıma girer, uykusuz kalır, yemez, içmez, asosyal olur, kimseyle konuşmayabilir. Neden? Bir kişiye aşık olduğu için. Yani başkası yüzünden kendi hayatını kısıtlamakta aslında insanlar. Bu da benliğe ihanet değil midir?
Sırf o istemedi diye istediğini giyinmemek, bütün gece bir kişi için ter dökmek, bir yere gittiğinde evdeymişsin gibi davranmak..
Kısacası kendine bir kırmızı çember çizmek.. Bunlar insanın kendine olan ihanetidir.

Birde şu pencereden bakmakta elbet fayda var.
Aşk bencillik midir?
Biz karşı tarafı, kendisi olduğu için mi seviyoruz? Ayrılınca neden ağlıyoruz?
Karşı tarafın doldurduğu o duygunun artık doldurulamayacağı için mi ağlıyoruz? Yoksa artık yanınızda olmadığı için, kendi bencilliğimizden mi ağlıyoruz?  İşin özü şu ki, biz karşı tarafı duygularınızı tamamladığı için mi seviyoruz yoksa benliğimizi tatmin etmek için mi?

Her iki pencerede de ihanet ediyoruz hem kendimize hem sevdiğinize..

Özet olarak aşk, neredeyse çoğu zaman benim dediğim olsun demek, kendinizi düşünmemek, kendinize ve karşınızdakine sınırlar koymak, kırmızı çember çizmek, benliğinize karşı tavırlar almak, kendi dünyanı ve karakterini karşıdaki kişiye göre şekillendirmek; benliğinize ihanettir.
Aşk tamamen ihanet demektir!
Peki ihanet etmek isteyen var mı?
Var!
Evet,
Ben bir hainim..
Kendime ihanet ettim..
Ya sen? Hain misin sevdiğim?..



ARALIK'IN SONU, BİR ÖMRÜN BAŞLANGICI


                                                                           

Aralık'ın sonu, bir ömrün başlangıcı


Aralık'ın son günü..
Çok umutsuzum..
Yeni yılın ilk adımı...
Yeni yıldaki hayatımın ilk adımı..
Umutsuzca yatağa uzanmışken,
bir kişiyle tanıştım..
O...
Güzel kalpli, ömür bakışlı..
Nevbaharım, güzel yüzlüm..
Hayatımın aşkı..
O an hissetiklerimi uzun zamandır hiç hissetmedim.
Hiç tanımadığım bir kimseye karşı hiç bu kadar önem vermedim.
Bütün gece boyunca kim olduğunu öğrenmek için araştırdım durdum..
Hayal ediyorum,
aynı şehirde ve aynı mekândayız..
Usulca boynumdan öpüyor,
sıcaklığını iliklerime kadar hissediyorum..
Günlerce bu hayali kurdum..
Bir gün buluşma kararı aldık,
ve o gün..
Elim, ayağım, gözlerim, nutkum, dimağım yerle yeksân..
Tanrım! Karşımdaydı..
Elim ayağım birbirine dolaşmasına rağmen,
yılların, yaşanmışlıkların sebebinden buz kütlesi gibiydim..
İçimse, Tanrı'nın gazabını yemiş bir insanın yandığı cehennem kadar sıcak..
O saniyeler..
Bana sonsuzluğu sunmuş o birkaç saniye,
bana kafamda sorduğum o sorunun cevabını vereli henüz birkaç saniye olmuştu..
''İnsan tanıyarak mı sever, dokunarak mı?''
O an henüz birkaç saniye kadar önce olmuş gibi aklımda..
Ben o kara gözlerle ilk kez o an tanıştım..

Gel dedi,
Sarıl dedi,
öp dedi,

Geldim,
Sarıldım,
Öptüm..

İşte böyle,
işte böyle..

''Demir olmak da zor değil, Sinan olmak da..''

16 Ocak 2017 
20:26
Kırmızıbaşlıklıçocuk